Türklerde Elma Motifi
Eski Türkçe'mizde Almıla şeklinde geçen Elma kelimesi bir meyvenin isminden ziyade Türk Kültüründe değişik motifler üstlenerek zamanla da kutsallık kazanmıştır.
28.06.2012 01:25
TÜRKLERDE ELMA MOTİFİ
Hayrettin BARUT
Eski Türkçe'mizde Almıla şeklinde geçen Elma kelimesi bir meyvenin isminden ziyade Türk Kültüründe değişik motifler üstlenerek zamanla da kutsallık kazanmıştır.
Bu meyve; Alma (elma) Türk'ün ulusal meyvesi olup, konuya Ziya Gökalp;
"Bahçemde yetişir erikle elma
Komşunun bağından hurmayı alma!" diye işaret etmiştir.
Batı mitolojisinde, destan menakıpnamelerinde elma motifi görülmektedir.
Batı mitolojisinde "Havva İblisin (Yılan'ın) kandırmasıyla, Allah bilgisini bahşeden meyvalardan yemek istedi. Sevdiği adamın (Adem'in) elinden tutarak bu ağaca götürdü ve Ateşten bir elma kopararak evvela kendi ısırdı, üst tarafını da arkadaşına verdi" (1) şeklinde geçmektedir. Biz şu halde insanlığın ilk atası sayılan Hz. Adem ile eşi Hz. Havva'nın yaratılış ve Cennetten kovulmuş olayına inananlar açısından bakmamız gerekmektedir.
"İslami kaynaklarda insanlığın atası olması hasebiyle Ebü'l Beşer, Kur'an-ı Kerim'de (Al-i İmran 33) Allah'ın seçkin kıldığı kullar arasında sayılmış olduğundan Safiyyullah ünvanlarıyla anılan Adem'in yaratılışı Kutsal Kitaplarda anlatılmaktadır. Kur'an-ı Kerim'e göre; Adem'in yaradılışının diğer insanlarınkinden farklı olduğu kesindir. Özellikle Al-i İmran Suresininin 59. Ayetinde; "Allah nezdinde - yaratılış bakımından- İsa'nın durumu Adem'e benzer. Allah onu topraktan yarattı; sonrada ona ol! dedi ve o'da oluverdi denmektedir. (2) Tevrat'ta ise; ilk insanın yaratılış şekli ve zamanı iki ayrı hikaye'de farklı biçimlerde nakledilmektedir. Ruhban metni denilen I. Hikayeye göre (Tekvin 1/1-2/4); insan, yaratılışının altıncı gününde diğer bütün varlıklardan sonra Tanrıya benzer bir surette, ilk erkek ve dişi olarak yaratılmıştır. "Yahvist Metin" adı verilen ikinci hikayede ise (2/4 a-25) önce erkeğin daha sonrada onun kaburga kemiğinden yarantıldığı anlatılır. İlk insan (adam) bizzat tanrı tarafından yerin toprağından (adamah) yapılmış, daha sonra burnuna hayat nefesi üflenerek canlı bir varlık olmuştur. (Tekvin 2/7) (3)
Böylece insanlığın ilk atası olan Hz. Adem herhangi bir canlıdan değil, bağımsız olarak, topraktan türediği konusunda bütün kutsal kitaplar hem fikirdir. Hz. Adem diğer canlı ve cansız varlıkların aksine ona yükümlülük ve sorumluluk verilen bir kişidir. Hz. Adem; Cennette yalnız başına yaşarken, kendisini yalnız koymaması için dua etti, yalvardı. Allah'ta, Hz. Havva’yı yarattı. Yüce Allah; Hz. Adem ile Hz. Havva'yı Cennetine yerleştirdi. Orada gezip tozmalarına Kevser sularından içmeye, her türlü yemişten yemelerine izin verdi. Cennetinde aç kalmanın .susuz kalmanın olmadığını, güneşin sıcağını çekmeninde olmadığını söylüyordu. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de (Taha Suresi 118-119 Ayet) "cennette sen susamayacaksın, güneşte yanmayacaksın, çıplak kalmaman ancak (Cennette) orada olacaktır." (4) Ancak Allah, her türlü serbestliğe rağmen Hz. Adem ve Hz. Havva'ya cennette bir ağacı göstererek ona yaklaşmamalarını emretmiştir. Bu duruma Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresinin 35 ayetinde açıklık getirilmektedir.
"Biz (Adem'e) demiştik ki; "Ey Adem sen ve eşin cennete oturun, orada dilediğinizden bol bol yiyin yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Yaklaşırsanız kendinize zulmetmiş olursunuz." denmektedir.
Tevrat'a göre ise; Allah'ın yarattığı bu cennet, yeryüzündedir. Bu cennete verilen isim ise İbranicedendir. Cennet çeşitli dillerde değişik dillerde değişik kelimelerle ifade edilse de anlam olarak , ova, düzlük ve genellikle bahçe olarak nitelendirilmiştir. Sümer dilinde edin (Asur ve Babur dilinde edinu) Rab Allah içinden bir ırmağın çıkıp dört kola ayrıldığı meyvesi yenen birçok ağacın olduğu bu bahçenin ortasında hayat ağacını ve iyilikle-kötülüğü bilme ağacını bitirir. (5) Allah korunması için Adem'i, Aden bahçesine koyar. Her yemişten yiyebileceğini Ancak; İyilik ve kötülüğü bilme ağacından yememesi gerektiğini bildirerek (Tekvin 2/9-17) daha sonra yalnızlığını gidermek için o'na uygun yardımcı olmak üzere, yerin hayvanlarını, göğün kuşlarını yaratır. Bunların hiçbirisi uygun olmayınca Adem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratmıştır. Bu yaratılıştan sonra yine Tevrat'tan takip edelim. "Şimdi elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın ve yemesin ve ebediyen yaşamasın (Tekvin, 3/22). Ancak Tevrat'a göre yasaklanan ağaç; kökleri gökte, dalları yeryüzünde olan Hayat ağacı değil, (Tekvin, 2/9)'de belirtildiği gibi Hayat ağacının yanındaki veya tek başına (Tekvin, 3/3)deki bilgi ağacıdır. Bu ağacın meyvelerinden yılan (İblis) Havva vasıtasıyla Adem'i kandırır. Yasak ağacın meyvesinden yedirir. Böylece; ölümsüzlük kazandırır diyerek, Bilgi ağacının meyvesinden yedirerek ölümlü olmasını sağlamıştır.
Yahudi geleneği bu yasak meyveyi incir veya buğday başağı olduğunu nakletmekte, bazıları ise bu meyvenin üzüm asması olduğunu bildirmekledir. Bazı Hristiyanlara ve İskenderiye Yahudiliğine göre ise bu ağacın gerçekte var olmayıp sembol olduğu ve cinselliği cinsel ilişkiyi ifade ettiğini ileri sürmüşlerdir. Kuran-ı Kerim'de bu ağacın mahiyeti hakkında Araf-19 veya Bakara 2/35 ayetlerinde bilgi verilmemekle beraber, Taha Suresinin 20/120 ayetinde, Şeytan "Ey Adem! sana ebedilik (sonsuzluk) ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanat göstereyim mi? diyerek ağacı vasıflandırmış olmasına rağmen meyvesi hakkında bilgi vermemiştir. Yine Araf Suresinin 20. Ayetinde; Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için fısıldadı. "Rabbinizin sizi bu ağaçtan men'etmesi, melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir." diyerek onları yanılttı. Bu konuya açıklık ise; Araf, 7/22 Taha 20/121 ayetlerinde getirilmektedir. Mealen "Böylece onların yanılmalarını sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü. Cennet yapraklarından oralarını örtmeye koyuldular" denilmektedir. Dikkat! edilecek olursa yukarıda zikredilen ayetlerin hiçbirisinde meyvenin özelliği belirtilmemektedir. Ancak hangi Türk'e sorarsanız bu meyvenin, elma olduğunu ifade edecektir. Bu da elmanın Türklerden tıp mitolojisine geçtiğini göstermektedir. Konuyu ileride biraz daha açacağız. Biz yine konumuza dönelim. Yasak meyveden yiyen Hz. Adem ve Hz. Havva cennetten kovulurlar. Onlara verilen ceza Tevrat'a göre; Havva için; gebelik sıkıntıları, çocuk doğurma sancıları ve erkeğin hakimiyetinde olmak. Hz. Adem için, geçimini temin etmek için toprakla uğraşmak, toprağa dönünceye (ölünceye) kadar alın teriyle geçimini sağlamak, sıkıntılı bir hayat geçirmektir. (Tekvin, 3/16-190), Hristiyanlara göre ise; Hz. Adem yasak ağaca yaklaşmakla büyük bir günah işlediğine, Allah'ın gazabına uğradığına, onun bu günahının kıyamete kadar her yeni doğan çocuğa geçtiğine, dolayısıyla onların günahkar doğduklarına. Ancak vaftiz edilmek suretiyle cehennemlik olmaktan kurtulduklarına inanırlar. Kuran'a göre ise, suç ve ceza ferdidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu değildir. (En'am-6/164). Adem ve eşi cennetten işledikleri suç nedeni ile belirli bir süre yaşamak için yeryüzüne indirilmişlerdir. İnsanlar arasındaki düşmanlıklarda yasağı delmiş olmanın bir cezasıdır. (Bakara-2/36, 38, A'raf 7/24, Taha 26/123) (6) Ancak; bazı İslami kaynaklardan; Peygamberimiz Hz. Muhammed; Hz. Adem (A.S) uzun boylu ve çok saçlıydı. Yasak meyveden yiyince avret yeri açıldı. O halde utandı. Kaçmağa yöneldi. Giderken cennet ağaçlarından birine saçı dolandı. O zaman yüce Rab'den;
-"Ya Adem! benden mi kaçıyorsun." diye nida geldi.
Adem (A.S.)'de;
-Yarab, utanıyorum! dedi.
Yüce Allah, Adem (A.S)'e;
"Sana cennetimde bol bol ihsanda bulunduğum ve oradan, istediğin gibi yararlanmanı, cennet ağacının meyvesinden uzak durmanı yasaklamışken neden tattın?"
Adem (A.S)'de şu cevabı verdi.
-Yarab! BanaO'nu Havva yedirdi.
Havva'da;
-Yarab, bana onu yılan yedirdi, dedi. Yılan söze karıştı.
-Yarab, bana onu şeytan yedirdi! dedi Allah'ta;
-Ya Havva! diye buyurdu. Madem ki sen o ağacın kanını akıttın, seninde her ay kanın aksın!
Sonra yılana da;
-Ey yılan! dedi. Senin ayaklarını yerden kestim. Bundan sonra yüzükoyun yatacak, yerde sürüne sürüne gideceksin. Adem oğullarından da birisi sana rastlarsa hemen seni öldürsün. (7) Dedi ve Hz. Adem'i, eşi Hz.Havva'yı ve Allah'ın adı üzerine yemin ederek yasak yemişten yediren Şeytan'a "Cennetten yere inin. Kiminiz kiminize düşman olarak (yere inin) orada, sizin için yeryüzünde karar tutacak bölgeler vardır. Eceliniz gelinceye kadar orada kalacaksınız. (Araf 24) dedi.
Burada dikkat edilecek husus; İsrailiyat karışmış olsada, Hz. Havva'ya cennetten kovulurken verilen ceza, hayz görmesi, gebelik sıkıntıları ve kalması, ile erkeğin hakimiyeti altında yaşamasıdır. Türk halk hikayelerinde, masallarında ve destanlarında çok yaygın bir şekilde görülen elma motifi çoğalmanın bir sembolüdür. Genel olarak Türk coğrafyasının her yerinde söylenen, Tahir ile Zümre hikayesinde; "Çok zengin olan padişahla vezirinin çocukları olmaz. Çocuklarının olması için her yola başvururlar. Bir gün gezerlerken, yorulup bir ağacın altına otururlar. Bu sırada gelen bir derviş onlarla tanışır. Padişahla, vezirin dertlerini sorar derviş cebinden bir elma çıkararak ikiye böler. Bu elmaları bu gece yiyin ikinizinde çocuğu olacak. Kızın adını Zühre, oğlanın adını da Tahir koyacaksınız. Birbirinden ayırmadan büyüteceğiniz bu çocukları birbiri ile evlendireceksiniz. Eğer bu söylediklerimi yapmazsanız başlarına öyle haller gelecek ki Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Vamık ile Azra, Varaka ile Gülşah gibi kıyamete kadar destanları söylenecek dedi. Padişahla vezir şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Padişah elini cebine sokup, dervişe altın vermek istedi. Bir de döndüler ki dervişin yerinde yeller esiyor. Hemen etrafı aradılar bulamadılar. Sonunda padişah sarayına, vezir evine gitti. O akşam elmayı yediler, padişah'ın bir kızı, vezirin bir oğlu dünya'ya geldi. Kıza Zühre, oğlana Tahir adını koydular...." (8) Bu ve buna benzer hikayelerde, destanlarda elma motifi bu şekilde zikredilir. Hatta elmanın kabuklan ata yedirilir. Bu atın tayı çok üstün olur, veya evlendirilecek olan padişah kızı, eline merasimle verilen elmayı, yüksek bir yerden, alttan geçen bütün şehir erkeklerinden birisine atarak sırtına vurur, onunla evlenir. Şehzadeler elma'yı kimin kapısına vururlarsa o'evin kızıyla evlenirler. (9) Hikayelerin sonu hep "Gökten üç elma düştü biri benim başıma, biri senin başına, biri de dinleyenlerin başına”.... diyerek biter.
Recep Yaşayacak'tan aldığımız bir hikaye'de Hocaya kulak verelim. (10)
Yazı Bozulmamış.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, sinekler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir ülkenin hükümdarı ile veziri varmış. İkisi de mutlu yaşarlarmış. Hükümdarın ve vezirinin tek eksiklikleri birer çocuklarının olmayışıymış.
Hükümdar ve vezirinin hanımları hasbahçede gezerler, otururlar, konuşurlar, oğul uşaktan yana olan talihsizliklerine yanarlarmış, üzülürlermiş. Mutluluklarını gölgeleyen bu durumdan dolayı gündüz ağlarlarmış.
Yine birgün bahçede gezerlerken bir elma ağacının altında ak sakallı bir yaşlının olduğunu görmüşler. Yanına varmışlar, selam vermişler, oturmuşlar.
Yaşlı adamla söyleşmeye başlamışlar. Nereden gelip nereye gittiğini sormuşlar. O arada çocuklarının olmadığını söylemişler.
Yaşlı adam ayağa kalkmış, daldan bir elma koparmış, yarıya bölmüş, yarım elmanın birini hükümdarın, öteki yansını da vezirin karısına vermiş.
-Alın bu elmaları, yiyin. İnşallah Tanrı size birer çocuk verir. Birinizin oğlu, birinizin kızı olur. Onları evlendirirsiniz. Demiş.
Kadınlar elmaları alıp yemişler. Ak sakallı adam kadınlardan izin isteyip ayrılmış yanlarından. Kadınlar mutlu ve sevinçli olarak saraylarına dönmüşler. Kadınların neşesi erkeklerinde hoşuna gitmiş, neşe gün boyu sürmüş.
Gel zaman, git zaman kadınlar hamile kalmışlar. Günü gelince de birer bebek doğulmuşlar. Vezirin oğlu, hükümdarın kızı olmuş. Ancak oğlan kara tenli imiş. Buna rağmen sevinmişler, mutluluk yemekleri vermişler, yoksulları doyurmuşlar. Evlerinin mutluğu tamamlanmış.
Çocuklar büyüdükçe hükümdarın karısını bir düşüncedir almış. Sarı saçlı, mavi gözlü suna gibi bir kız bir yanda, kara tenli oğlan bir yanda. Ak sakallı yaşlının sözü yüreğine oturmuş, durumu hükümdara açmaya karar vermiş.
-Hükümdara yaşlının sözünü duyurmuş, bu çocuklarının birbirlerinin kısmeti olduğunu, evleneceklerini söylemiş.
Hükümdarın içi kararmış, kaşları çatılmış, öfkelenmiş.
-Olmaz öyle şey. Ben hükümdarım. Benim kızım bir hükümdar oğluna yakışır. Ayrıca oğlan kara tenli, kara donlu, böyle balmumu gibi bir kız o oğlana verilir mi? Olmaz. Diye kükremiş.
Karısı daha anlayışlıymış. "Hükümdarım günaha girme, ikisini de Tanrı yarattı. Derisinin kara olması onun suçu değil. Sen hata ediyorsun" demiş ama hükümdar söz dinlememiş. Olmaz deyip diretmiş.
O arada çocuklar büyümüşler, delikanlı olmuşlar. Birlikte geziyor, birlikte ata biniyor, birlikte eğleniyorlarmış. Ne kızda derisi kara olduğu için oğlanı küçümseme varmış, ne de oğlanda bu hükümdar kızı diye ondan uzak durma varmış. İki arkadaş olarak günleri geçip gidermiş.
Analar çocuklarını nice dünyaya geldiklerini bildiklerinden onlar kadar mutlu değillermiş.
Son zamanlarda kız oğlandan kaçar olmuş. Oğlan bu duruma bir anlam verememiş. Bahçede yalnız dolaşırmış. Kız da onu pencereden izlermiş. Aslında oğlanın derisi karaymış ama çok yakışıklıymış, cesurmuş, sağlıklıymış. Kızın gönlünde bazı filizlenmeler doğmaya başlamış.
Ne etsin eylesin ki hükümdar kızlarının gönül oyunu oynamaları, sevdiklerine gelin gitmeleri yasakmış. Kızın yazgısını da baba yazarmış.
Baba ise olmaz diyor, başka bir söz söylemiyormuş. Hükümdarın niyetini anlıyan vezir oğlunu bu işten caydırmaya çalışmış, başarılı olamamış. O arada iki aile arasına gizli, görünmez bir soğukluk girmiş. Eskisi kadar yakın dost değillermiş birbirlerine.
Hükümdar vezirini çok sever beğenirmiş. O'nun daha fazla kalbini kırmamak için bu soruna bir çözüm aramaya başlamış. Günlerce düşünmüş, taşınmış sonunda bir çare bulmuş. Çare oğlanı buradan uzaklaştırmakmış.
Bir gün bir mektup yazmış, zarflamış, mühürlemiş, oğlanı huzuruna çağırmış. Ona demiş ki
-Bak oğlum, hükümdarlar zor işlerini Tanrıya danışırlar. Ben de zor bir işin içindeyim. Tanrıma danışmak gereğini duydum, bu mektubu yazdım. Mektubu Tanrı'ya götür, cevabını al getir.
Oğlan gülmüş içinden, ama belli etmemiş. Mektubu almış koynuna sokmuş, izin isteyerek hükümdarın huzurundan ayrılmış. Eve varmış, anasına babasına anlatmış durumu. Onlar da oğlanın buradan uzaklaştırılmak istendiğini anlamışlar ama bir şey dememişler. Öpmüşler, kucaklamışlar, yolun açık olsun diyerek uğurlamışlar oğullarını.
Karaoğlan yola düşmüş, az gitmiş, uz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş. Bir vahaya varmış. Orada bir ağacın altında bir adam duruyormuş. Ona selam vermiş oturmuş yanına.
Adam orada ibadet edermiş. Her yemek zamanı Tanrı tarafından bir salkım üzüm gönderilir, onu yer, ibadetini sürdürülmüş. Konuğu var diye o öğün zamanı iki salkım üzüm gönderilmiş. Adam bir salkımını saklamış, bir salkımını birlikte yemişler, suyunu da içtikten sonra yola çıkmak istediğini söylemiş adama.
Adam sormuş;
-Nereye gidiyorsun?
-Tanrı'mı bulmağa.
-Bulunca soruver, ben kırk yıldır işte gördüğün gibi ibadet ederim, cennetlik miyim, cehennemlik mi?
Olur demiş Karaoğlan. Yeniden yola düşmüş. Yine uzun zaman yol gitmiş bir meyva bahçesinin yanına varmış. Bahçe sahibi konuk etmiş onu. Yedirmiş içirmiş, nereden gelip nereye gittiğini sormuş.
-Tanrı'yi bulmaya gidiyorum.
-Öyleyse soruver, Tanrıma. Bu elmaları bana veriyor, dallar kaldıramaz bolluktan.
Ama hepsi kurtlanıyor. İnsan kursağına nasip olmuyor. Nedeni nedir?
Olur demiş Karaoğlan. Yine düşmüş yollara. Bir süre yolculuktan sonra deniz kıyısına varmış. Denizi nasıl geçecek? Oturmuş, düşünmeye başlamış. O arada derinden bir "oh" çekmiş. Kocaman bir balık fırlamış su yüzüne.
-Buyur insanoğlu, derdine derman olayım.
Karaoğlan şaşırmış.
-Sen nereden çıktın?
-Benim adım Oh'tur. Çağırdın geldim.
-Beni karşıya geçirir misin?
-Bin sırtıma, demiş balık.
Yolda giderlerken de sormuş:
-Nereye gidiyorsun?
-Tanrı’yı bulmaya.
-İyi Tanrıma soruver. Başımda bir ağrı var, gece gündüz geçmiyor. Üzüntü içindeyim. Nedeni nedir?
Karşı kıyıya çıktıklarında teşekkür etmiş Karaoğlan. Derdini Tanrı'ya soracağım diyerek ayrılmış. Yolunu sürdürmüş. Çölde bir süre yol almış.
Karşısına elinde su kabı kollarını sıvamakta olan bir yaşlı çıkmış. Nereye gittiğini sormuş.
-Tanrıyı bulmaya gidiyorum.
-Sen Tanrı'yı görsen tanır mısın?
-Elbette tanırım.
-Şu suyu benim vücuduma döktüğünde derim beyazlaşırsa o Tanrı'dır.
-Soyun öyleyse. Yalnız kemerini çıplak beline sıkıca bağla, o kısma su değmesin.
-Olur demiş Karaoğlan.
Soyunmuş kemerini bağlamış. Yaşlı adam ibrikteki suyu tepesinden aşağı döküvermiş. Karaoğlan bembeyaz olmuş. Sevinçle bağırmış. Tanrı sensin demiş, ellerine ayaklarına sarılmış, sonrada ayağa kalkarak giyinmiş, hoşça kal diyerek ayrılmak istemiş Tanrı'sının yanından. Tanrı;
-Dur. Demiş. Sende emanetler var, onların yanıtlarını almadan nereye gidiyorsun?
Karaoğlan cebindeki mektubu vermiş. Ona bir cevap yazmış Tanrı, cebine koymuş.
-Balığın derdinin çaresi nedir?
-Beyninde büyük bir inci var. Onu çıkar al. Balığın başağrısi dinecek.
-Bahçevana ne diyeyim?
-Çardağın önündeki iki elmanın arasında bir hazine gömülü. Onları çıkarsın sana versin, ağaçları kurtlanmayacak.
-Ya o namaz ve ibadet içinde olana...
-O kırk yıl değil, kırk bin yıl daha ibadet etse cehennem gidecek. Konuğu var diye iki salkım üzüm gönderdim, birisini sakladı.
Ayrılmış Tanrı'nın yanından. Deniz kıyısına geldiğinde "Oh" diye ümitlenmiş. Balık gelmiş. O'na Tanrı'nın dediğini söylemiş. Başını yarmış, inciyi çıkarmış. Balığın başağrısı geçivermiş. Almış oğlanı sırtına karşıya geçirmiş. Teşekkür ederek sulara gömülmüş.
Bahçevana söylemiş Tanrı'nın dediğini. Kazmışlar söylenen yeri, beş küp altın çıkmış. Bahçevan bu hazineyi oğlana vermiş. Bir de deve vermiş uğurlamış.
İbadet eden adamın yanına varmış. O'na
-Sen Cehennemlikmişsin. Sana bir konuk gelmiş. Onun için Tanrı 'nın-gönderdiği bir salkım üzümü saklamışsın.
Oradan da geçmiş, az gitmiş, uz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş, ülkesine varmış. Padişah'in sarayının karşısına Padişahınkinden de gösterişli bir saray yaptırmış, oturmaya başlamış.
Komşu saraydan gelen ışıklar padişahın sarayını bile aydınlatıyormuş. Hükümdar merak etmiş, kim bu adam diye. Vezirini göndermiş, öğren şu adamın kim olduğunu, neyin nesi, kimin fesidir anlayalım. Saraya davet et demiş.
Vezir dayanmış kapıya. Kapıyı beyaz, yakışıklı bir genç adam açmış.
-Buyurun demiş.
Vezir oğlunu tanıyamamış. Tanıyamaz elbet, giden oğlu karaydı. Bu ise ak.
Nereden gelip nereye gittiğini sormuş genç adama vezir. Adını sormuş daha başka sorular sormuş.
Genç adam tüccar olduğunu, burayı sevdiğini, buraya yerleşmek amacını açıklamış. O arada Hükümdar'ın davet buyruğuna da olumlu yanıt vermiş. Hükümdara hayır denilmez, Vezir ayrılmış.
Hükümdara duyduklarını, gördüklerini anlatmış. Hükümdar ailesi genç adamın geleceği günü dört gözle bekler olmuş. Amaçları belli ama daha gençle görüşmeden isteklerini açığa vurmak istememişler.
Günlerden bir gün genç adam Hükümdar'ın kapısında görünüvermiş. Çok güzel giyinmiş, çeşitli takılar takmış. Büyük bir varlıklı insan kılığıyla, görünümüyle... yakışıklı, zengin ve genç bir adam. Bundan iyi damat mı olur?
Hükümdarın saray adamları genci içeri almışlar. Konuk odasında hükümdar karşılamış onu. Oturmuşlar konuşmuşlar, söylemişler. O arada gencin bekar olduğunuda öğrenmişler.
Ana ve kız da kafes arkasından gözlemişler genci. Hükümdarın kızı:
-Rengi ak olmasa Vezir'in oğlu diyeceğim. Gözü-kaşı, boyu-posu ona çok benziyor. Duruşları ve davranışları bile demiş.
Hükümdar;
Karaoğlan ile Hükümdar'ın birbirlerini ziyaretleri sıklaşmış, dostlukları ilerlemiş günlerden birgün Hükümdar demiş ki:
-Bak oğul varlıklısın, sağlıklısın, yakışıklısın, ama bunları süsleyecek, sana söyleyecek, dünyanın Cenneti yapacak bir huriye gerek var.
-Kısmet olursa bir gün bizim evi de bir kadın süsler Hükümdar'ım. Öylesi bir güzele rastlamış değilim. Vakti saati gelince o da olur.
Bir süre söyleştikten sonra saraydan ayrılmış Karaoğlan. Evine varmış. Kendi kendine gülmeye başlamış. Hey insanoğlu, rağbet güzel ile zengine sözünü boşa söylememişler. Hükümdarlar ikisini birlikte istiyorlar, hem güzel hem de zengin olacak.
Ailesinin eğilimini kavrayan kız sık sık bahçeye çıkıyor, oğlana uzaktan kur yapıyormuş. Başına güller takıyor, en alımlı giysileri ile oğlanın gönlüne girmeye çalışıyormuş.
Oğlan oyunu daha fazla uzatmamak için Vezir ve karısını köşküne çağırtmış. Onlara Hükümdar'ın kızıyla evlenmek istediğini, geleneğe göre, kendisini adına kızı ailesinden istemelerini duyurmuş. Bu yardımı karşılıksız bırakmayacağını da eklemiş.
Vezir ve karısı bu öneriyi seve seve kabullenmişler. Artık kendi oğulları olmadığına göre kızın evlenmesinde bir sakınca görmemişler. Hükümdar'ın kapısına dayanmışlar. Biraz söyleşiden sonra geliş nedenini anlatmışlar. Hükümdar'a Vezir.
-Allah'ın emri, peygamberin kavli ile kızınızı komşumuz adına istiyoruz demiş.
Hükümdar ve hanım kabul etmişler. Düğün dernek yapılmış evlenmişler. Adam gerdek gecesine karısı ile kendi arasına bir kılıç koymuş, eli eline, dili diline, teni tenine değmemiş günlerce. Kız bu duruma bir anlam verememiş, ama kimseye de söylememiş.
Aradan günler aylar geçmiş. Bir gün ailesini ziyarete gitmiş. Anası sormuş:
-Nasılsın kızım?
-İyiyim anne ama bir garip durum var. Ben buradan gittiğim gibiyim. Daha eti etime değmedi kocamın. Yatakta bir kılıç koyuyor aramıza, dokunamıyoruz birbirimize. Bilsen ana ne kötü oluyorum. Yanıbaşımda bir genç yatıyor, güçlü, genç yakışıklı ve ben onu doyasıya, kanasıyla kucaklayamıyorum. Çılgına dönüyorum.
-Bir sor kızım nedenini. Kadınlar daha ateşli olurlar işin zor.
Kız sormuş kocasına:
-Neden böyle yapıyorsun?
-Babanın bir emaneti var bende. Onu almadı da ondan demiş.
Kız ikinci ziyaretinde anlatmış anasına durumu. Hükümdar damadını saraya çağırmış.
Sormuş.
-Benim sende bir emanetim varmış. Nedir o? Kızımın yanına yaklaşmıyormuşsun.
Mektubu çıkarıp Hükümdar'a vermiş. Hükümdar şaşırmış. Ama o karaydı. Sen aksın nasıl olur bu inanamıyorum.
Delikanlı başından geçenleri anlatmış. Hükümdar inanmamış yine. O zaman delikanlı soyunmuş, kemerinin altında kalan kısmı göstermiş. Orası kapkaraymış. İnanmış hükümdar. İnanmış ya aklı başından gitmiş.
Yerlere kapanmış, "Tanrım beni bağışla. Ben hata ettim." demiş.
Vezir'e haber göndermişler. Vezir gelmiş karısıyla. Onlara damatlarının oğulları olduğunu söylemiş.
Vezir ve karısı ilk önce inanmamışlar. Nişanı görünce onlarda inanmışlar.
İki aile de mutlu olmuşlar. Kız ile oğlan da gerdeğe girmişler, hasretlerini gidermişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatanın, biri yazanın, biri de okuyanların olsun.
Yardımcı Doç. Dr. Mehmet Özçelik 70 Âf'yonkarahisar masalında bitiş formellerinde şahsi bitirişlerden tesbit ettiği formeller şunlardır.
a. Gökten üç elma düştü, biri anlatanın, biri de masal kahramanın başına (1 masalda)
b. Gökten üç elma düştü, kimin muradı varsa onun başına (2 masalda)
c. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatanın, bir yazanın, biri okuyanların başına. Olsun (1 masalda)
d. Gökten üç elma düştü, başkalarının alnına kara sürmeyenlerin başına (1 masal)
e. Gökten üç elma düştü, biride bizim başımıza (1 masal)
f. Gökten üç elma düştü, biri de sizin başınıza.
g. Gökten üç elma düştü, biri benim, biri senin, biri de akılsızlar başına. (1 masal)
h. Gökten üç elma düştü, biri muradı olanların başına, ikiside Allah'tan kokanların başına (1 masal)
i. Gökten üç elma düştü, biri masalı anlatının, biri okuyanın, biri de dinleyenlerin başına (1 masal) (11) Formel.
Yukarıda hikaye ve masallarda üreme ve devamlılığı sağlayan elma motifine Türk Destanlarında rastlamaktayız. Türk destanlarının içinde büyük öneme haiz olan Manas Destanı'nda; Yakup Han Kalmukların Hanı Kalmuka yenilir. Altay yöresine halkı ile birlikte sürülür. Bu bölgede tarımla uğraşarak zenginleşirler. Yakup Han sürülere, tarlalara sahip olmasına rağmen, oğlu olmadığından mutsuzdur. Karısı Cayırdıya sitemle "Mezarlı Yerleri, yatırları ziyaret edip, elmalı kutlu yerlerde yuvarlanmadın, kutlu pınarlarda geceleri kalıp çocuk istemedin. Çocuksuz kadın meyvasız ağaçtır." dedi. (12)
Alyonkarahisar'da, Bolvadin'de ve Emirdağ yörelerinde tespit edilen Dede Korkut destanlarından Bay Böyrek hikayesine bir göz atalım:
"Dede Korkut'ta Bayındır Han'ın Oğuz Beylerine verdiği davete katılan Bay Büre, düğündeki gençlere bakıp ağlar. Bunun üzerine beyler dua ederek onun bir erkek evladı olmasını dilerler. Düğünde bulunan ve kız evlat sahibi olmak isteyen Bay Piçen'in de dileğinin yerine getirilmesi halinde bu iki çocuğun beşik kertmesi nişanlanmaları kararlaştırır. (Emirdağ varyantı). Buna göre; oğlu olmadığı için üzülen bir hükümdar vardır. Bu hükümdarın kısır bir at ile tazısı vardır. Bolvadin varyantında "Bir evin bir yakışıklı oğlu varmış."denilerek hikayeye girilmektedir. (Emirdağ varyantında): Bu hükümdar gezerken karşısına çıkan pir bir elma verir. Bu elmayı yiyen hükümdarın hanımından bir oğlu olur. Elmanın kabuklarının yiyen at ve tazıda doğum yaparlar. Doğuma yardımcı olan derviş gelip, çocuğa, Beybörek, ata Bengiboz, tazıya Kel tazı adını vererek kaybolur. (13)
"Kirdeci Ali'nin Destan-ı Ejderha isimli mesnevisinde elmadan yaratılma fikri işlenir.
Bir almadan yarattı Çalap bizi
Sonra düzikıldı Hak Çalap cümlemizi,
yine
Pir Sultan Abdal;
Cennetten Ali'ye bir niyaz geldi.
Aliye Tercüman gelen elmadır. (14)
diyerek elmanın cennetten geldiğini söyler. Buda Türklerde ulusal meyve olan elmanın Cennet menşeili inancının dayandığı temel noktanın Hz. Havva ile Adem'in yediği yasak meyve olduğunu gösteren bir işarettir. Konuyu gelenekler açısından açacak olursak; Anadolu'da evlenme törenleri genel olarak değerlendirildiğinde bölgelere göre farklılıklar arzetsede temelde aynı olup, değişen sadece ayrıntılardır. Tunceli bölgesinde; Guran Aşireti elma üzerine yemin etmekte ve bu bölgede düğün için gelen okuyucuya elma ve şeker verilmektedir. (15) Bunun amacı bereketli mutlu, tatlılı bir hayat dileğinin sembolüdür. Yine bu aşiretlerde, düğünün son günü gelin atla getirilir.
"Ellerinde elma ve kuruyemişle, damda bekleyen damat ve sağdıç bu sırada sağ elleri ile mendillerle ağızlarını kapatırlar. Her ikiside diğer ellerindeki elma ve kuru yemişi gelinin başına atmak için iki kez hamle yapar, üçüncü defasında atarlar, güveyinin attığı elmanın başına değmesi gerekir. Aksi takdirde alay konusu olur. Güveyi gelinin başına elmayı atar atmaz etrafındaki gençler güveyiyi tartaklarlar ve sırtına aldığı pardösüsünü kapmak isterler. Sağdıç güveyiyi korumak ister, kendilerini zorla içeri atarlar. (16) Aynı geleneksel motifi Çemişgezek'in önemli bir merkezi olan Pulur köyünde tespit ettik. (17) Aynı motif Elazığ'ın Merkez Aydınlar Köyünde halen yaşanmaktadır. Damat'ın attığı elma kırmızı olup birbirinden ayrılmayacak şekilde dilinmek suretiyle geline atılmaktadır. Çocuklar ve kadınlar atılan bu elmanın uğur getireceğine olan inancıyla elmayı kapışmaya çalışırlar. (18) Diğer bir motifle Manisa'da (19) Polatlı (20) ve Tarsus taraflarında kırmızı elma düğün evine asılan bayrağın tepesine dikilmektedir.
Gelinin başına; Erzurum'da çerez, para, elma (21) Erzincan'da para, elma (22) Ağrı'da; çerez, elma (23), Kemaliye'de elma, buğday, Bingöl'de elma, kuru üzüm, şeker atılır. (24) Bu "elma motifi Kerkük ve Azerbaycan'da da yaygındır. (25) Böylece tarihin her döneminde hakimiyet unsuru olarak Türk tarihinde ve kültüründe göze çarpan kızıl elma, gelinin başına düştüğünde gelinin korkup kocasına itaat etmesi gerektiğini vurgularken; gelinin üçer çocuk vermesi dileğinin dışa vurulan bir motiftir.
Bu motife Afyon'un merkez köylerinde de rastlamaktayız. Çakır köyde, Erkmen'de; gelin eve girmeden önce, sağdıç çerez, damat portakal veya elmayı gelinin başına nişanlıyor. Düğün evine asılan bayrağın tepesine elma dikiliyor. (26) Aynı adet Sülümenli'de, (27) Gebeceler, Kocaöz, Çobanlar'da (28) halen yaşatılmaktadır.
Sonuç; günlük hayatımızda, türkülerimizde, şiirlerimizde hayatımızın en önemli safhası olan evlenme törenlerimizde, hikaye ve destanlarımızda yaşayan ve yaşatacağımız, elma motifinin eskiden beri Türk'ün bir meyvesi olduğu, töre ve yaşayışta büyük bir yer tuttuğu öteki İslam ve Hristiyanların halk kültürüne Türk'lerden geçtiğini göstermektedir.
KAYNAKÇA
1. Dr. İsmet Çetin, "Kızılelma" Ankara 1997 Ecdat Yayın s. 4.
2. Süleyman Hayri Bolay, İslam Ansiklopedisi c. I, Diyanet Vakfı Yayınları c. I, 1998 İst. s. 358.
3. Süleyman Hayri Bolay: a.g.e s. 358.
4. M.Asım Köksal, Peygamberler Tarihi c. III. T. Diyanet Vakfı Yayınları, Kazan of. 1992 Ank. s. 21.
5. Süleyman Hayri Bolay: a.g.e s. 360.
6. Süleyman Hayri Bolay: a.g.e s. 362.
7. M. Asım Köksal, a.g.e s. 26-27.
M. Faruk Gürtunca Peygamberler Tarihi Sağlık Kitap Evi 1979 İst. s. 38,39,40,41.
8. Fikret Türkmen, Tahir ile Zühre Ank. 1983 Ank. 1983, s. 210-211
9. Fahrettin Kırzıoğlu, Kızılelmanın Yerleri, Çınaraltı c. 02, s. 30 (28 Şubat 1942) s. 10-11.
10. Recep Yaşayacak, Afyon Doğumlu Eğitimci Yazar, Halen Afyon'da yaşamakta.
11. Yrd. Doç. Dr. Mehmet Özçelik Afyonkarahisar Masallarının Formel Yapısı, III. Milletlerarası Türk Halk Edebiyatı ve Folklor Kongresi Bildirileri. 9-11 1995 Konya, Kültür Bakanlığı Yayınları s. 51-52.
12. Ali Öztürk, Çağlar içinde Türk Destanları Derya Yayıncılık 1980 s. 306
13. Dr. Ali Duymaz "Bey Böyrek Hikayesinin Afyonkarahisar Varyantları 3. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Afyon Belediyesi Yayınları 1993, s. 162, 163.
14. Abdurrahman Güzel, Mustafa Tatçı Hz. Ali ile İlgili bir Manzum Hikaye, Destan-ı Ejderha G.R.F. Dergisi c. s. 9.
15. Şükrü Elçin, Kerem ile Aslı İstanbul 1949 s. 16. Dr. İsmet Çetin Ecder Yayınları Ank. 1997 s. 5
16. Prof. Dr. Neriman Görgünay Şafak Aşiretlerinde Geleneksel Evlenme- Fırat Ünv. Fırat Havzası Folklor ve Etnografya Sempozyumu 24.27.1985 Elazığ-1992 shf. 101.
Prof Dr. Neriman Görgünay, age. sh. 100.
17. Kaynak kişi Mehmet Şah Gökalp 1933 Puluş Doğumlu, Mehmet Ziya Oğlu, Lise Terk Halen Çemişgezek'te ikamet eder.
18. Yazarın daha önceki tarihlerde Elazığ Fırat Gazetesinde aynı isimle yayınlanan makalesi.
19. Kaynak Kişi - Raşit Acar
20. Kaynak Kişi - Raşit Acar
21. Prof. Fikret Türkmen, Erzurum'da Düğün Gelenekleri Palandöken (Erzurum da ve Dayanışma Vakfı Yayın Organı) Mart 1998 sayı 15-24.
22. Abdurrahman Küçük "Erzincan ve Çevresindeki Halk İnanışlarına Toplu Bakış" III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1987. shf. 252.
23. Türk Milli Bütünlüğü İçinde Doğu Anadolu Türk Kültürünü Araştırma Ens. Yayınları 56 Ank. 1984, s. 124.
24. Hamit Zübeyr Koşay Türkiye'de Türk Düğünleri Üzerine Mukayeseleri bir Malzeme, Maarif mtb. Ank. 1944 shf. 5.
25. Ümit Tokatlı "Kerkük'te Evlenme Adetleri" Milli Folklor 1994 c. III yıl 6, s. 21, 35.
26. Kaynak Kişi - Mehmet İnkaya, Ahmet Emin 1957 Çakırköy-Afyon Nüfusuna kayıtlı Halen Afyon Öğretmen Evi Md. Yrd.
27. Kaynak Kişi- Muharrem Günay- Ahmet Rahmi 1951 Afyon Doğumlu Öğretmen Afyon.
28. Kaynak Kişi - Mustafa Kumartaş- Mehmet 1954 Öğretmen Afyon Doğumlu, Afyon'da ikamet eder.
[Kaynak: V. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, 13-14 Nisan 2000, Yayıma Hazırlayan: Mehmet Sarlık, Afyon Belediyesi Yayınları: 9, Lider Ajans Matbaacılık, s. 176]
[www.halkbilimi.com]